BAŞİSKELE
EV KÜLTÜRÜ

YÖREDE ESKİ AHŞAP EVLER VE EV HAYATI

Türk evlerinde ana yapım malzemesi ahşap, yapım yöntemi olarak da ahşap çatkı seçilmiştir. Bu yöntem bir geleneğin devamı olduğu kadar, Anadolu ve Rumeli’nin ormanlık bitki örtüsüne uygun, bölgenin deprem alanı olması dolayısıyla da yararlıdır. Yığma ahşap yöntemine göre daha az ahşap malzemeye gerek duyulduğundan ahşabı az yöreler için de uygundur. Dolgu malzemesi yörede kolay bulunan bir malzeme olabilir. Ayrıca bu yöntem çadır gibi çabuk kurulmaya elverişli olduğundan devamlı hareket ve yayılım halinde olan bir toplumun ihtiyaçlarına kolay ve hızlı cevap vermekteydi. Yine aynı nedenle ahşap yapı detayları basit olup, karmaşık geçme detaylar yerine kolay geçmeler ve çivili birleşimler tercih edilmiştir. Alman, İngiliz, Japon toplumlarındaki kalın kesitli ahşap elemanlar ve özenle tasarlanmış detaylar Türk evlerinde görülmez. Aynı basit yapım yöntemini tarihte devamlı hareket halinde batıya yayılmış olan Amerikan toplumunun yapı detaylarında izlemek rastlantı değildir. Bu yapım tekniği aynı zamanda, yangınlar sonucu bir anda yok olan mahallelerin, kısa sürede yapılmasını da kolaylaştırıyordu. Ahşap yapım tekniğinde, ayrıca toplumun hayata bakış açısının da rolü vardır. İnsan hayatı geçicidir. O zaman evinin de geçici olması normaldir, mala tamah etmek yersizdir. Toplum yapıları ve dini yapıların ise kalıcı olması gerekir, onun için kâgir yapılıyordu. Böylece eskidikçe yenilenen evler zamanın sanatına uyum sağladığı kadar ailenin yeni ihtiyaçlarını da karşılıyordu. Ahşap çatkı inşaat, dış ortama daha çok açılmaya imkân veriyor, böylece açık sofalar yapılmasına, daha çok pencere açılmasına, çıkmalar ve geniş saçaklara da olanak sağlıyordu. Böyle bir ev, ikili denetimi sağlıyor, rutubetli ortamda iyi nefes alıyor, nemin yoğuşmasına izin vermiyor, oda içleri fazla nemli olmuyordu. Ahşap çatkı çok beğenilen bir sistem olmalıdır ki yüzyıllar boyu devam etmiş, gelişmiş ve sanat akımlarına kolaylıkla cevap verebilmiştir. Barok döneminde eğik çizgiler ahşaptan oyularak kolaylıkla elde edilmiş, eğri yüzeyler ise bağdadi yöntemle en doğru şekilde uygulanmıştır. Neo-Klasik dönemde yarım gömme sütunlar, üçgen alınlıklar, daire ve düz kemerler, iri silmeler ahşap evlere de kolaylıkla uygulanır. Abdülhamit döneminin süslü, dekupajlı yapıları ahşap için tam bir Rönesans olmuş, evler adeta bir dantel gibi işlenmiştir.(1)


Ev Yurdunun Seçimi:

Eski evlerinin detayına girmeden önce, bu evlerin yurtlarına değinmek isteriz. Yöre halkı ata, dede yurduna önem verir onları kutsal bir mekân sayar, satışından çok hoşlanmaz, eski yurtlarını terk etse de, daha sonra bir sıla hasretiyle zaman zaman ziyaret ederdi.

Evlerin ilk kez inşa edilmesi de bir hayli ilgi çekicidir. Eski insanlar, bütün hayatın geçeceği ev yurtlarını ve bu yurtların seçimine büyük bir önem verirdi. Ev yurtlarının seçiminde birkaç kıstas göz önünde bulundurulurdu. Bunlardan en önemlisi güvenlikti. Ev yurtlarının açılacağı yerin; heyelanlı, sel, çığ gelecek yerde olmamasına, kaya düşme tehlikesi bulunmamasına, su bulunması ya da getirilebilecek olmasına, yoldan ne çok uzak ne de çok yakın olmasına, güneş alacak yerde yapılmasına dikkat edilir; en önemlisi sağlam bir toprak aranırdı. Yine harekât imkânını arttırmak, araziyi tasarruflu kullanmak için arazinin üst kısmında daha verimsiz araziler tercih edilirdi. Bu evlerin poyraz rüzgârı almayan yerlerde olması tercih kriterleri arasındaydı. Eğer ata dede yurdunda eski bir ev yenilenecekse, çoğunlukla ata yurduna saygı duyulur, yurdun yeri pek değiştirilmezdi.

Bilindiği gibi, Karadeniz yöresinde toplu yerleşim çok yoktur. Karadenizlilerde bağımsız yaşama arzusu baskındır. Bu sebeple, herkesin kendi tarlası içinde bir yurt kurması söz konusudur. Daha çok meyilli arazilerde yapılan evlerin yurdu kazılırken, temelleri kurulurken yön bulmada kolaylık olması bakımından, yurdun kıble istikametinde olmasına özen gösterilirdi. Ancak, bunun için arazinin buna uygun olması gerekir.

Ev Yurtlarının Hazırlanması:

Yurt yeri tespit edildikten sonra, sıra yurt kazmasına gelirdi. Bugünkü makine imkânları olmadığı için yurt kazımı zor ve tek başına büyük uğraşlar gerektirirdi. Bunun için imeceye başvurulur; konu komşu hısım akraba bir gün toplanır ve el birliği ile ev yurdu hazırlanırdı. Ev yurdu imecesine katılmak güzel bir dayanışma ve gelenekti. O insanlar, “Evlenene, ev yapana Allah yardım eder. Kul da yardım etmelidir.” prensibi ile hareket eder, bundan kimse kaçınmaz, aksine bunu manevi bir görev olarak kabul ederdi.

Yurt arazilerinin çoğunun meyilli olması nedeniyle ve geleneksel ev mimarisinin, altı ahır üstü ev olarak planlandığı için ev yurtları iki kademeli kazılırdı. İmece ile yapılan kazılarda, “hamel” denilen tahta bir alet kullanılırdı. 1,5 metre boyunda 70 -80 cm eninde hafif tahtalar birbirine çakılır ortasından da bir tutacak yeri olurdu. Tahtanın iki tarafına delikler açılır, bu deliklere iki urgan bağlanırdı. Bu şekildeki aleti arkadan bir kişi sapından tutar, iki kişi kazılan toprağı öndeki iplerle çekerdi. Yani bu alet bir nevi ilkel dozer bıçağı işlevini yerine getirirdi. Bu şekilde hamelli çalışma yol yapımında da kullanılırdı. Bu iş birliği ve dayanışma ile komşular bir günde iki kademeli evin temelini açardı. Bu arada ev sahibi o gün imeceye gelen komşulara ziyafet verir, muhabbetle çalışılır, iş tamamlanırdı.

Yörede Ev Mimarisi Tipleri:

Tespitlerimize göre; yöre evlerinde kullanılan malzeme türüne, zamana göre, yöredeki evlerin üç dönem geçirdiğini görüyoruz.

1. Dönem: Boğaz evler dönemi,
2. Dönem: Tahta kaplama evler dönemi,
3. Dönem: Ağaç arası derzli tuğla evler dönemi,
4. Dönem: Betonarme karkas evler dönemi.

Ahşap Yığma Evler Dönemi (Boğaz evler):

Yörede, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Rize, Trabzon geleneklerine göre inşa edilen, bu gelenek ve göreneklere göre yaşanan evlerin çoğu, boğaz evlerdi. “Boğaz evler”; beş cm kalınlığında ve 30-40 cm enindeki yekpare tahtalardan yapılırdı. Bugünkü kütük evler bu evlerin bir taklididir. Bu evler, adeta ahşap bir sanat eseriydi. Tahtaları, özel “su hızarları” denilen hızarlarda biçilirdi.

Evlerin yanında naylaların (serenderler) da bu boğaz tipinde yapıldığını görüyoruz. Bu evlerin altındaki ahır kısmı inşa edildikten sonra; üst kısmında yekpare tahtalar köşelerde birbirine geçme ve çıkıntılı şekilde monte edilirdi. Tahtalar alttaki tahtaya ayrıca burgu ile delinerek, yuvarlak kamalarla birbirine geçirilirdi. Kapı pencere yerleri direklerle bölünür, bu direklere açılan yuvalara boğaz tahtalar geçirilir, bu şekilde sağlam sağlıklı yapılar elde edilirdi. Bu evlerin saçakları 60-80 cm ve alttan tavanlı olur, kutu gibi bir görünüm elde edilirdi. Ahşap ev inşaatlarında, tamamen sıcak ahşap malzeme kullanılması, insan doğasına uygun olduğu gibi tuğla ve beton evlere nazaran çok daha sağlıklı ve yalıtımlı olurdu.

Boğaz evlerinin camları bulunmaz, pencere kepenkleri olurdu. Servetiye’de durumu iyi olan herkes bu inşaat tarzını benimsemişti. Aytepe’deki Acaralı Gürcülerin evleri de meşe boğaz tahtasından yapılmıştı. 1960’lı yıllara kadar bu evlere tek tük rastlanırdı. Bugün maalesef bunlardan bir tanesi bile ayakta değildir.

İkinci Dönem: Tahta Kaplama Ahşap Evler

Yöre halkı maliyeti yüksek, külfetli olan “Boğaz ev” inşaatından çok önceleri vazgeçerek daha basit ve ekonomik olan ahşap evleri inşa etti. Bunlar 18. ve 19. yüzyılda İstanbul’da yapılan ve her biri birer sanat eseri olan ahşap evlerin birer taklidiydi denebilir. Yörede bol ve ucuz olan ahşap, uzun süre ev yapımında kullanılmış; ormanların korunmaya başlaması, yolların açılması ile bu yapı türü 1960’lı yıllardan sonra terk edilmiştir.

Ev Kerestelerinin Hazırlanması:

Günümüz motorlu mekanik hızarlarının bulunmadığı o dönemlerde, ikinci dönem geleneksel ahşap evlerin kerestelerinin hazırlanması, biçilmesi bir hayli zor ve büyük emek isterdi. Yörenin dağlık kesimlerinde, 1965’li yıllara kadar kerestelerin biçilmesi için “tahta hızarı” denilen ve el gücüyle işletilen bir hızar kullanılmıştır. Bunun için; önce ağaçlar “kol hızarı” denilen el hızarları ile kesilir, kesilen ağaçlar ustaları tarafından yontulur, sonra tezgâhlarda biçilirdi. En zor kısım da hazırlanan kütüklerin tahta hızarlar tarafından insan gücü ile tek tek biçilmesi ve tahta haline getirilmesi işidir. Hazırlanan kütükler, biri alttan diğeri üstten olmak üzere iki kişi tarafından biçilirdi. Bu çok yorucu bir işti. Bazen, bir evlik keresteyi biçmek için aylarca çalışılırdı.

Ev Yapım Safhaları:

Önceki bölümde anlatıldığı gibi yurt kazıldıktan, alttaki ahır bölümü yapıldıktan sonra sıra üst kısımdaki ikinci kademedeki esas evin yapımına gelirdi. Ahır kısmına kalın ağaç kirişler monte edilir, daha dayanıklı olması bakımından bunların kestane, meşe ağacı olmasına özen gösterilirdi. Evin toprakla temas ettiği diğer yarı kısmında, kirişlerin döşenmesinden önce; 40-50 santimlik bir taş su basman yapılır yatay kirişler bunun üzerine monte edilirdi.

Evlerin önce köşe ve ara direkleri çakılır, sonra üst kirişler yani hatıllar atılırdı. Bunlar yapılırken mutlaka terazi ve çekül kullanılırdı. Daha sonra “kadema” denilen 5x10 çatkılarla tamamen iskelet haline getirilirdi. Çakılan kademalara içten “bağdadi” denilen yatay çubuklar çakılır, dış kaplama ile kadema bağdadi arası çamur hamur doldurulurdu. Bu toprak duvar üzerine yine toprak sıva yapılırdı. Toprak dolgularda saman kullanılırdı. Kullanılan saman yalıtım görevi yapar; bu sebeple bu evler kışın sıcak, yazın ise serin olurdu. Tavanlarda “omurga” denilen 5x10 kirişler 50 cm’lik aralıklarla döşenir, onların üstüne ya da altına da tahta çakılarak tavan yapılırdı. Mutfak ve yan soba odası tabanı genellikle topraktır. Diğer odaların altı tahta döşeme olurdu. Bu tahtaların enleri de 20-25 cm ve lambalı yani birbirine geçmeydi. Bu evlerin dış kısmı; bir santimetre kalınlığında, 25-30 cm eninde, “yalı bindirmesi” şeklinde tahta ile kaplanırdı. Bu tahtalar, ekseriya gürgen, fırfır kavak ya da çamdı. Gürgen kaplamaları zamanla eskir, oksitlenir, kendine has kurşuni bir renk alırdı. Bu oksitlenmenin dış cephe kaplamalarını uzun yıllar rutubetten koruduğu ve çürümeleri önlediğini sanıyorum. Çam tahtaları ise zamanla kahverengi olurdu.

Bahçecik, Yuvacık ve çevresindeki köylerde eskiden mahallinde yapılan oluklu Osmanlı kiremidi kullanılırken; yolların yaygınlaşmasından sonra “Marsilya” tipi kiremit “Frenk” kiremidi adı altında kullanılmaya başlandı. Dağ köylerinde uzun yıllar “pedevre” ya da “hartoma” denilen ağaç örtü kullanılmıştır. Elli santimlik kalın gürgen ağaçları hızarla yine elli santimlik kütükler halinde doğranır, özel bir balta vasıtasıyla iki santim kalınlıkta levhalar halinde yarılarak “pedevra örtüsü” elde edilirdi. Yörede çok uzun yıllar, bu malzeme çatı örtüsü olarak kullanılmıştır. Bu örtünün azami ömrü, 5-10 seneydi. “Hartoma” ise çamdan yani usulle biraz daha dar ve uzun olarak imal edilirdi. Marsilya kiremidinden önceki bu örtüler, çok ilkel, zahmetli ve dayanıksızdı. Dağ köylerinde bu örtü 1965’li yıllara kadar kullanılmıştır.

Yörede Eski Evlerin İç Mimari Şekli

Geçmiş yıllarda, inşa edilen evlerin taban oturma yüzeyi (ebadı) de küçüktü. Genellikle iki katlı dikdörtgen şeklinde inşa edilen evlerin çoğu; 8x6; 10x7; çok lüks olanları 12x8 idi. Eski evlerin tavan yükseklikleri de, birinci giriş katlarda 2.30, üst katlar ise 180-200 civarında olurdu.

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi; Bahçecik, Yuvacık ve çevresinde; meyilli arazilerde yapılan iki katlı ahşap köy evlerinin bodrumu taştandı. Taştan yapılan bu kısım, ahır olarak kullanılırdı. Bodrum ya da ahırın üstü ailenin yaşama yeriydi. Çoğuna zeminden ilk girişte bir sofa ile girilir, buraya “hayat” denirdi. Hayattan bir kapı mutfağa, diğer kapılar odalara açılırdı. Mutfak zemini topraktı, çoğu evlerde mutfağın yan tarafında bir oturma odası olurdu. Bu odanın zemini de toprak olurdu. Kışın soba bu odada kurulur ve aile bu odada toplandığı için buna “soba odası” da denirdi. Sac soba bunda kurulur, daha çok oturma odası işlevini görürdü. Bu odalarda 50-60 cm yüksekliğinde tahta “sekiler” olur, yaşlılar burada yatardı.

Sofadan odalara kapılar açılırdı. Genellikle alt katta biri soba odası olmak üzere üç oda olurdu. Evin üst katına sofadan ahşap bir merdivenle üste çıkılır, orası da genellikle misafir odası ya da evin diğer fertlerinin odaları olurdu. Ara katlar ve üst tavanlar her evde ahşap, tahtaydı. Evlerin üstünde çatı ile üst tavan arasında, öteberi konulan bir boşluk daha olurdu ki, buna da “darni” denirdi. Çatılar genellikle dört omuz ya da beşik çatı denilen şekilde inşa edilirdi.

Doğu Karadeniz gelenekleri ve yaşam biçiminin hâkim olduğu yörede, “mutfak” ya da “aşhane”; evin önemli bölümü ve zamanın çoğunun geçtiği önemli bir yaşama alanıydı. Pencereler, önceleri çok küçüktü. Sonraları 1.25x75 sürmeli pencereler kullanıldı. Son zamanlarda İspanyol denilen çok kanatlı pencere modası yayıldı.

“Mutfak”ın (aşhane) çok amaçlı kullanılabilmesi, araç ve gereçlerin taşınabilir olmasını gerektirmiştir. Mutfakta (aşhane) ocak ve dolaplar dışında sabit donatı elemanları yoktur. Oturma elemanları elle, kolayca taşınabilen arkalıksız iskemlelerdir. Ya bakır sini ya da ahşap sofralarda yemek yenir. Bunlar açılıp katlanabilen ayaklar üzerine yerleştirildiğinden yemek işi bittikten sonra duvardaki yerine asılmakta, mekân diğer kullanımlara hazırlanabilmektedir. Aşhanede hayat bölümüne geçiş kapısının karşısına gelen duvarda sürekli ateş yanan bir bölüm ayrılmıştır. Bu ateş; yemek pişirme, su ısıtma, mısır ekmeği pişirme gibi eylemler dışında kışın ısınma, korlarından yararlanarak mangal yakma gibi çok yönlü yararlar sağlamaktadır. Tavandan, ateşlik üzerine ucunda yüksekliği ayarlanabilir bir çengeli bulunan zincir sarkıtılmıştır. Zincirin çengeline hazırlanacak yemeğin türüne göre büyüklükleri ve biçimi farklı kazan asılarak ve altındaki ateş canlandırılarak pişirme işlemi gerçekleştirilir. Bazılarında ateş yakılan bölümde, içinde insanların oturabileceği büyüklükte bulunan kemerli ocak yapılmıştır. Bazılarında ise ateşin dumanları serbest yükselmekte ve tavanda özellikle bırakılmış boşluktan (bacadan) dışarı atılmaktadır. Aşhanede yanan ateş korları, kül altına salınarak gece sönmeden sabaha kadar korunur ve ateş yeniden canlandırılırdı. Bu işlem kuşkusuz kibritin henüz yaygın olmadığı dönemlerden günümüze ulaşmıştır. Ancak, sosyal yaşamda öyle yer etmiştir ki, yoldan geçen biri gördüğü evin bacasından çıkan dumana bakarak rahatlar. Tersine duman çıkmayan evler için de huzursuzluk duyar. Çünkü evin çatısının üstündeki duman içinde yaşamın devam ettiğini gösterir. Halk arasında en büyük beddualardan biri “Ocağın sönsün” sözüdür.

Aşhane mekânının hayat bölümüne geçilen kapısının yanlarında, yüksekliği insan elinin uzanabildiği seviyede yapılmış olan kapaklı dolaplar vardır. Bu dolabın alt bölümleri daha çok toprak zemine de konabilen kazan, bakraç, tencere ve benzeri diğer eşyalar için ayrılmıştır. İnsan elinin rahat uzanabildiği orta bölüm ise en çok kullanılan araç gereçlerin korunduğu yerdir. Dolabın üst bölümündeki kapaklı gözler ise, daha az kullanılan araç gereçlere ayrılmıştır. Bunların dışında, bakır sinilerin geçici olarak ahşap duvara iliştirildiği mandallar, bazı küçük araçların asıldığı çengeller ve açık raflar aşhanenin uygun duvarlarına yerleştirilmiştir.”(1)

Mutfakta ön tarafta ateş yakılır buna “ateşluk” denirdi. Ekmek burada pişirilir ve genellikle sofra bu kısımda kurulurdu. Ateşliğin duvar tarafında ortaya toprağa gömülü hafif yüksek büyükçe (50x50x25) bir yassı taş konulur, bu taşa “tomele” denirdi. Ateş, bu taşın önünde yanardı. Buna “ateşluk” ya da “ocakluk” denirdi. Ocaklığın dışarı ile baca bağlantısı bulunurdu. Bu bacanın iyi çekmesi için evin tepe noktasını geçmesine dikkat edilirdi. Bu baca çok çok önemliydi. Her usta bu bacayı tekniğine uygun yapamaz ve bu sebeple mutfaklarda yanan ateş çoğu defa çekmez, ateş tüter ve duman her tarafı kaplardı. Sonuçta mutfağın her tarafı kapkara kurum boya olurdu. Bu boyanın kalın olanına “kartuli” denirdi. Kartuli, tahtaları siyaha yakın bir renge boyar, tahtalar bir nevi koyu kahverengi halini alırdı. Tomele taşının ocaklığı üstünde bacadan aşağı özel el yapması kalın bir “zencir” (zincir) sarkıtılırdı. Güğüm, manca (yemek) kazanı bu zincire asılarak altta yanan odunlarla ısıtılırdı. Bu zincirin üst kısmına bazen mısır, sabun, ceviz asılarak kurutulurdu. Ayrıca, tavanlara bazen bir kukarı (ahşap çengel) asılır, küçük kazanlar ya da bakraçlar buna asılırdı. Eğer evin altında ahır varsa mutfağın arkasındaki bir köşe tabanından bir insanın girebileceği büyüklükte bir zemin kapı açılır, bir iki basamakla buradan ahıra inilirdi. Buna “kepenk” denirdi. Kepenkler, mutfağın bir bucağından ahıra açılan bir yol olmakla beraber; bu yol her zaman kullanılmaz, kışın çok kar yağdığında ya da acil durumlarda kullanılırdı.

Mutfağın arka tarafında ahşap dolaplar olur kap kacak ve yiyecekler burada saklanırdı. Genellikle bu dolapların anahtarı olamaz, nadir “koçira” aileler, bu dolap için anahtar kullanırdı. Eski evlerde dış kapının da kilidi olmaz, ağaç bir mandalla kapı kapatılırdı. İstisnasız her evin içinde bir tuvaleti bulunurdu. Bazı evlerin ebeveyn ya da gelin odalarının bir köşesinde, bir insanın girebileceği büyüklükte küçük bir kapı (takribi 1x1) ile girilen bir banyosu vardı. Ebeveynler, mahremiyeti koruyarak, mutfakta güğümle ısıtılan su ile burada banyo yapardı. Kırsal kesimin çoğunun evlerinin içinde 1980’li yıllara kadar su şebekesi yoktu. Kapıda akan oluktan su alınırdı.

Mutfak hariç en küçük evlerin dahi en az üç odası bulunurdu. Ekonomik duruma göre çoğu evler iki katlı olurdu. Odalarda ise hem yatılan hem de oturulan sabit şekiller vardı buna “seke” denirdi. Gelinlerin ve ebeveynlerin ayrı ayrı odaları olur, evin kızları ile erkek çocuklarının aynı odada yatmamalarına özen gösterilirdi.

Hemen hemen çoğu evin kapısına az veya çok akan bağımsız bir içme veya bahçe suyu olurdu. Bu su, kaynağından arkla getirilir, ağaç “oluk”la evin önüne akıtılırdı. Evin avlusunda ayrıca bir kokulu “üzüm heyvanı” (ayvan) bulunurdu. Her evin altında ya da yanında bir karayemiş ağacı vardı.

Üçüncü Dönem: Ağaç Arası Tuğla Evler

1950 yılından itibaren artık yavaş yavaş Bahçecik, Yuvacık gibi büyük köylerde tuğla kullanılmaya başlandı. Tuğla önceleri kadema arası denilen şekilde kullanıldı. Yani, yarı kâgirdi. Bunların bazıları aşağıdaki resimde görüldüğü gibi özel işlemeli olur, araları derzlenerek bayağı sanat eserine dönüştürülürdü. 1965’li yıllardan itibaren bu yarı kâgir derzli tuğla inşaat şekli de terk edilerek; hiçbir özelliği olmayan çoğu iki katlı, yığma tuğla evler yapılmaya başlandı.

Dördüncü Dönem: Betonarme Evler

Yolların yapılması, nakliyatın kolaylaşması, orman kesiminin sıkılaştırılması, ekonomik durumun iyileşmesiyle, kırsal kesimde de artık betonarme devri başladı. Artık, ruhsuz, hiçbir sanat değeri olmayan, taklit olan gelişigüzel evler yapılmaya başlandı. Bu son dönem evlerinin çoğunda hiçbir mimari, sanatsal yön yoktur.

İnşaat ve Marangozlukta Kullanılan Aletler:

Kolizari (Kol hızarı): İki tarafında sapı olan, iki kişi ile değişmeli çekilmek suretiyle kullanılıp ağaç kesilen bir nevi testeredir.
Kavran Kazması: İki elle kullanılan ve ağaç yontmaya yarayan kesici bir alettir.
Nacak: Baltanın küçüğü, kesici bir alettir.
Tahra: Nacağa benzer; daha basit diken, bodur ağaç kesmeye yarayan alettir.
Kolostar: Tek elle kullanılan büyükçe bir testeredir.
Tahta Hızarı (Tahta Izarı): Ağaç iskelelerde, biri altta ve diğeri üstten iki kişinin değişmeli şekilde, hızarı çekerek çok eziyetli tahta biçilen bir çeşit hızardır. Dağ köylerinde 1984’lü yıllara kadar kullanılmıştır.
Demir Çivisi: Ağaç yarmaya yarayan demirden yapılan kamadır.
Mapa: Ağaç çekmekte kullanılan demir alettir.
Kol Rendesi: Bir çeşit rendedir.
Planya: 60-70 santim boyunda ağaçtan yapılan rendenin büyüğü bir marangoz aletidir.
Köstre, Kösere: Alet bilemekte kullanılan özel taştan yapılan yuvarlak bir alettir.
Bilevi: Alet bilemekte kullanılan özel taştan yapılan yuvarlak bir alettir.
Çiniş: Düztaban, çirpi, balta, varya, çekuç, keser, su terazisi, şağul, çekül, el demiri, iskarpela, tokmak el marangozluğunda kullanılan aletlerdi. Evlerle Bağlantılı Diğer Sivil Yapılar

Naylalar – Serenderler (Mısır Ambarları):

Karadeniz yerleşim yerlerinin çoğunda bilindiği gibi toplu yerleşim yerleri yoktur. Onlar, kendi arazilerinin içinde bağımsız bir yerleşme şeklini benimsemiştir. Bu yerleşimde herkesin mutlaka bir evi, bir samanlığı (pahça), bir mısır ambarı (naylası) vardır. Uzaktan bakıldığında, bir hane bile sanki birkaç hane bir arada yaşıyormuş gibi bir görüntü verirdi. Yöredeki Karadenizlilerin yerleşimi de aynen bu şekildedir.

Konunun biraz daha derinine inecek olursak; eskiden her evin yanında bir mısır ambarı “nayla” (bagen, mısır ambarı, serender) denilen yapı olurdu. Bu yapı dört direk üstünden genellikle “boğaz” diye tabir edilen yığma ahşap şeklindeki kalın tahtalardan, birbirine geçme olarak inşa edilirdi. Direklerin üst kısmında yuvarlak teker şeklinde takozlar bulunurdu. Yuvarlak takozlar, farelerin ambara çıkmasını engellerdi. Bunlara “podes, podesi” denirdi. Naylaların çoğu, gerçek bir sanat eseri sayılacak kadar güzeldi. Bu binalar, özene bezene çekme, süslü yapılmıştı. Nayla inşaatlarında kullanılan ağaçlar, iklim şartlarına uygun, neme rutubete dayanabilen; meşe, kestane ya da çam ağaçlarıydı.

Üzülerek belirtmeliyiz ki, bu tarihi ve sanat eseri olan ahşap binaların değeri bilinmemiştir, sayıları bugün yok denilecek kadar azalmış, yerlerini betonlara ve çirkin yapılara terk etmiştir. Bu yapılardaki ince sanattan da anlıyoruz ki; Doğu Karadenizli dedelerimiz, son derece güzel bir estetik zevke sahip, ince ruhlu kişilerdi. Bu naylalarda mısırlar kurutulur; buğday, un ya da bozulabilecek gıda maddeleri depolanırdı. Naylalar; yan taraftaki boşlukları sayesinde hava alır, nem almaz ve bu şekilde gıda maddelerini kurutmaya saklamaya elverişli, bir ambar görevi yapardı. Bu ambarlardaki gıda maddeleri çürümez, güvelenmez, rutubetlenmez, asla bozulmazdı. Hatta etler bile bir müddet bozulmadan burada muhafaza edilebilirdi.

Samanlıklar (Pahçalar):

Evlerin hemen bitişiğinde, istisnasız her evin bir samanlığı mevcuttu. Samanlığa “pahça” denirdi. Hayvan yiyecekleri bu ahşap binada saklanırdı. Çoğu iki katlı olan bu binaların alt katında sonraları hayvan yiyecekleri pişirilmeye başlandı. Bu şekilde bu binalar evin bir nevi müştemilatı olarak çok işlevli hale geldi.

Ahırlar:

Bazı ailelerin evlerinin altında ahır bulunmaz, evlerinin yanında ayrı bir binayı ahır olarak inşa eder, hayvanlarını bu ahırda muhafaza ederdi. Ancak; evin altının ahır olması bir kaide, yanında ayrı bir bina olması istisnaidir.

Mandıralar:

Bazı ailelerin keçi, koyun sürüleri olurdu. Böyle sürüleri olanlar ayrıca yarı açık yarı kapalı mandıra denilen yapılarda sürülerini barındırırdı. Küçükbaş hayvan sahipleri biraz daha varlıklı ailelerdi.

Kuruluklar:

Tütün ekilen devirlerde, 1965’lerden önce, tütünlerin kurutulması için inşa edilen üç tarafı kapalı bir tarafı açık binalardı. Bu binaların ön taraflarına 60-70 cm yüksekliğinde ahşap ray döşenir; tütün dizilen ipler, “ayna” denilen çerçevelere dizilerek bu raylar üzerinde hareket ettirmek suretiyle dışarıda kurutulurdu. Akşam olunca bu raylardan yararlanılarak kurutulan tütünler aynalarla bina içine alınırdı. Tütünler kuruyana kadar aylarca bu işlem devam ederdi.

Misafir Odaları:

Yabancı misafirler için bazılarının evinin yanında, küçük bir misafir odası bulunur. “ağno” (yabancı) misafirler orada ağırlanırdı. Bu odaların ayrı tuvaletleri vardı. Bazıları iki katlı olur, alt katı misafirler için at ahırı olarak kullanılırdı. Bunların sayıları çok sınırlıydı.

Nem Kuyusu (Lem Kuyisi):

Tütün yapan aileler, kuruttukları tütünlerin ufalanıp dökülmemesi için toprağın altında, üstü kapalı, 3x3x1,5 ebadında toprak kuyular yapar, tütün “hevenk”lerini (tütün bağlarını) buradaki tavana asar, bu şekilde kurutulan tütünlerin ufalıp ziyan olmamasını sağlarlardı. Kışın rutubetli tütün yaprakları kırmamaya dikkat edilerek “demet” denilen; cinslerine ayırma, istifleme, ambalajlama işlemlerinden geçirilirdi.

Arılıklar:

Yöredeki bazı ailelerin eskiden beri arı merakı vardı. Tam manasıyla da olmasa, geleneksel olarak arıdan anlayan birçok Karadenizli aileye burada rastlarsınız. 1970’li yıllara kadar, daha çok aile ihtiyaçlarını küçük çapta karşılamak için yapılan arıcılık; bu yıllardan sonra, gezici arıcılık şeklinde daha profesyonel olarak yapılmış ve ticari amaca dönüştürülmüştür. Bugün bu yörede arıcılık yapan birçok aile mevcuttur. Bunlar; kışın ve ilkbaharda bulundukları yerde konaklar, yazın kovanlarını Trakya’ya götürürlerdi. Bazı aileler evlerine yakın yerlerde, bir oda büyüklüğünde bağımsız binaları “arı evi” olarak inşa ederdi. Arılıkların; evlerden biraz uzakta, genellikle poyraz ve kuzey rüzgârı almayan, güneye bakan yerlerde yapılmasına özen gösterirlerdi. Ayrıca, eskiden bu arılıklarda kara kovanlar bulunur, “petek” adını alırdı. Bu petekler, 50x60x80 cm çaplı içi boş (Koğuk) silindirik ağaçlar kesilmek suretiyle yapılır; ekseriya oğul almak için çevrede yüksek ağaçların dallarına yerleştirilir, peteklerinde yazın oğul beklerdi.

Değirmenler (Deremenler):

Suyu olan, daha çok ırmak kenarındaki yerleşimlerde; bazen bir köyün, bazen bir mahallenin, bazen birkaç hanenin müşterek ya da tek bir hanenin özel su değirmeni olurdu. Servetiye Köyü merkezinde cami altında Servetiyelilere ait bir değirmen, Hacıhallikler Mahallesine ait Taşköprü’de bir iki değirmen vardı. Bunlardan “Cindeğirmeni” adındaki değirmen meşhurdu. Zira çok tenha bir yerdeydi. Ticari su değirmenleri arasında, Servetiye Karşı Köyü altında, “Davut’un değirmeni” en meşhurlarıydı. Bu derede iki adet çok büyük ticari su değirmeni hatırlarım. Serindere Örnek Köy arasında böyle büyük bir değirmen kalıntısı köprünün yanında bulunmaktadır. Yuvacık’ın altında Dere Mahallesinde de büyük bir ticari değirmen vardı.

Bunlar genellikle 2x2,5 ebadında üstü semer örtü ve ahşaptan yapılırdı. Çoğu boğaz tahtasından yapılmıştır. Bu değirmenlerin içinde, üstte öğütülecek yiyeceklerin döküldüğü piramit şeklinde bir hazne bulunur. Buna “modyolı” denirdi. Onun altında hububatın değirmen taşı içine akmasını sağlayan bir oluk ve üst taşlar bulunurdu. Bu küçük değirmenlerin taşları da özeldi. Çoğu 60-70 cm çapındaydı. Tanelerin üst oluktan ambara düzenli akmasını sağlayan bir düzenek vardı ki buna “Taktaka” denilirdi. Değirmen çalıştığı zaman bu “tak tak” diye kendine has bir ses çıkartır ve tanelerin tek tek ve düzenli şekilde taşa akmasını sağlardı. Taşın altında “T” şeklinde taşı döndüren bir demir, bağlanırdı; buna “playiro” denirdi. Değirmen çarkı, mili değirmenin en hassas bölümüdür. Çarkın hemen arkasında değirmenin düşey oluğu bulunur, bunun ucunda gelen çarka suyu fışkırtan bir düzenek vardır ki buna “ıspina” denirdi: Değirmen düzeninden herkes anlamaz; bazı aileler bundan anlar, düzenini onlar yaparlardı.

Toprak Havuzlar (Ğavrozlar): Bahçe, tarla ıslamak için evin civarında, su kaynağına yakın yerlerde eskiden topraktan sonraları betondan inşa edilen havuzlardır.

Harmanlıklar: Harmanlıklar buğday saplarının dövenlerle ezilip sap, saman ve buğday tanelerinden ayrıldığı yerlerdi. Yarıçapı 6-7 m olan yuvarlak düzlükler şeklindedir. Harmanlıklar, samanın buğday tanelerinden yaba ile savrulabilmesi için iyi rüzgâr alan yerlerde yapılırdı. Harmanlıklarda; buğday sapları önceden serilir, iyice kuraklatılır, daha sonra; dövenler öküzler vasıtasıyla; bir dairenin etrafında gezdirilmek suretiyle ezilir, buğday sapları kesilirdi. Sonra da; buğdayla saman, yaba vasıtasıyla rüzgârda usavuralmak süratiyle birbirinden ayrılırdı.

Harmanlıklarda döven vasıtasıyla ekin dövme işi yaklaşık 1960 yıllarına kadar devam etti. Bu tarihlerde traktörle çalışan harman makineleri yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı. Artık, harman makineleri dövenin yerini aldı. Biçerdöver hala yoktu. 1970’li yıllarda ova kesimine çok sınırlı biçerdöver girdiyse de, geniş tarım arazileri olmadığı için yaygınlaşmadı. Dağ köyleri ise, arazilerin çok küçük ve eğimli olması nedeni ile biçerdöveri hiç görmedi. Kırsal kesimde kısmen patosların kullanıldığını gördük.

Koçyalılar: Yabani hayvanları tarladan uzaklaştırmak için ağaçtan yapılan bir düzenektir. Bir ucunda küçük bir su deposu olan ağaç tekneye devamlı su akar, dengesi bozulan tekne yere düşer ve dengesini tekrar bulduğunda diğer uç kısmı tahtalarla bir kütüğe çarptığında gürültü çıkarır, bu eylem muntazam aralıklarla tekrar eder. Bu şekilde yaban hayvanları korkup kaçardı. Karadenizlilerin yaşadıkları dağlık kesimde ve su olan her yerde eskiden bu alete rastlanırdı.

Eşadiler (Bostan Korkulukları): Özellikle kuşlar ve yabani hayvanları ürkütmek için yapılan basit insan maketleridir.

Tak Takalar: Ağaç bir pervane ve bir milden yapılan yabani kaçıran aletlerdir.

Eski Evlerde Kullanılan Eşyalar

Eski Ev Mobilyaları:

1960’lı yıllara kadar kasaba ve köylerde bugün anladığımız manada hiçbir mobilya yoktu. Her evde “iskemi” denilen arkalıklı ya da arkalıksız sarmaşık dokuma – tahta iskemleler vardı. Yine, basit tahta oturaklar yani “korniler” tahta şekiller vardı. 1950’den önce belki zengin, ağa olan birkaç kişinin evinde demir karyolalar bulunabilirdi. 1950 yılından itibaren evlenen gelinlere; bir demir karyola, bir el ya da ayak dikiş makinesi alma geleneği yaygınlaştı. O dönemlerde karyola yerine her odada “seke” (seki) tabir edilen karyola büyüklüğünde, 60 cm yükseklikte tahtadan yapılmış, yatma ve oturma yerleri vardı. Yataklar bunlara serilir, gündüz de aynı yerde dürülür ve örtülürdü. 1960’lı yıllardan itibaren yaylı divanlar yaygınlaşmaya başladı. Ancak, gardırop yoktu. Bununla birlikte evlenen her geline eskiden beri bir tahta sandık alınır, eşyalar bu sandıkta muhafaza edilirdi. Bazı ailelerde sandığın yanında konsollar da vardı. Bütün mobilyalar bunlardan ibaretti.

YÖREDE KULLANILAN EŞYALAR:

Çamaşır Teknesi: Çamaşır leğenlerinin kullanılmadığı zamanlarda, bütünü ağaçtan, ağacın 70x100 cm ebadında yekpare oyulmak suretiyle yapılan çamaşır yıkama aracıydı.

Asma Kantarlar: Çengelli ucu tavana asılır, serbest kalan çengellere tartılacak eşya asılarak tartı yapılırdı.

Namaz Tahtası: Üzerinde namaz kılınan uç kısmı çoğu yuvarlak, geniş bir tahtadır.

İskemi: Oturmakta kullanılan iskemle, sarmaşıktan örülürdü.

İtroni: Tahta sandalyedir.

Kormi: Üç tahtanın birbirine çakılarak yapılan; alçak, basit oturma iskemlesidir.

Seke (Seki): Yatmak, ya da oturmak amacıyla, insan boyunda tahtaların yan yana çakılarak takribi yerden 50-60 cm yüksekliğinde odanın bir köşesinde kurulan sabit bir sedirdir.

Kupli: Asma kilide yörede verilen isimdir.

Kuvıça: Herkesin bildiği sepettir. Taze kestane, fındık ağacından yarma, çeşitli büyüklüklerde yapılan; üzüm, incir diğer yiyeceklerin ezilmeden, kırılmadan nakline, muhafazasına yarayan küçük bir kaptır.

Aydınlanmada Kullanılan Araçlar

Lüks Lamba (Lokis): Bir çeşit gaz lambasıdır. Altındaki depoya gaz yağı doldurulur, yandaki pompası vasıtasıyla basıncı artırılır; ince bir delikten basınçlı gaz cam fanus içindeki gömleğe püskürtülür ve gaz bu gömlekte yakılırdı. Bu şekilde çok parlak bir ışık elde edilirdi. Daha çok zenginler özel günlerde bu aydınlanma aracını kullanırdı.

Şişeli Lamba (Beş Lumara): Beş numara camlı gaz lambasıdır.

Fener: Gazla kullanılan gemici feneridir. Daha çok ev dışı yolculuklarda kullanılırdı.

Likmen: Basit teneke gaz lambasıdır. Buna, “Çilipumburi” lambası da denirdi.


Translate »